ISSIZ BİR YER

Tesadüfi karşılaşmalarla başlayan hoşbeşlerin yaşam boyu aranan dostlukların başlangıcı olabileceği kimin aklına gelirdi ki. Sıkıntıya gelemem. Bir bahane bularak günlük yaşamın hengâmesinden kaçıp deniz üstü bir tepede alırım soluğu. Deniz iyi gelir, yalnız kalırsınız, kendinizin altını üstüne, üstünü altına getirir, didişir durursunuz. Etrafınızdaki curcunanın farkında bile olmazsınız. Ne ciddi ciddi yavaş, usul sesle tartışanlar, ne her şeyi gırgıra alıp kahkahayı basıverenlerin gürültüsü dikkatinizi bile çekmez. Yalnızca deniz ve siz… Ara sıra bir meltem eser, gömleğinizi havalandırır, “oyalanma da oku” der gibi önünüzdeki kitabın sayfalarını çevirir, tepenizden sürüyle uçan yaygaracı kuşlar çınar ağacının dallarına tüneyiverir. Bir süre onları seyredersiniz. Sonra yine… Devamı

EYERSİZ ATLAR

Kışları haşindi oraların. Mevsimler kitaplardaki kronolojik sıralamaya uymazdı. Yaz ne zaman biter, kış ne zaman başlardı Allah bilir. Yumuşak iklimlerin ilkyazında açmaya başlayan begonvillere, güzle birlikte sararıp asfaltı işgal eden akasya yapraklarına yazılan güzellemelerin buralarda yeri olmazdı. Daha güzün başlarında bir başladı mı yağmaya başlayan kar bu coğrafyayı dünyadan yalıtır, her şeyle ve herkesle iletişim kesilirdi. Gümrah ormanların yeşili, sarp dağların başları, uçsuz bucaksız ovaların düzlüklerine tek bir renk hâkim olurdu… Kar… Karın süt beyazı… Akarsular, dereler buz tutar, yemek, çamaşır ihtiyacı sobanın üstündeki bakır kazanda eritilen kardan karşılanırdı. Sabahın ayazında yeldir yepelek giysileri içinde dışarıya atılan ilk adımda toprak… Devamı

DAMLALAR

Aslında şimdiye kadar hiç tanımadığım, içinden geçmediğim, kahvelerinde bir bardak çay bile içmediğim o ilin kasabasını beynimde ulaşılmaz bir diyar, benim kutsal mabedim yapan duygu birikimi o kitabın içinde saklıydı. Yeni okumuştum eski, yıpranmış sayfalarına okyanusları sığdıran o kitabı. Şeyh Bedrettin’in varidatı ve üstüne Nazımın Şeyh Bedrettin Destanı… Destanın her satırı ezberimde, yolda belde, yatarken, yürürken dilimin ucunda hep o destanın dizeleri…  Kitabın her sözcüğü, her satırı nakış nakış işledikçe beynime, destanın her satırı dalga dalga geçtikçe gözümün önünden, olayın geçtiği, hiç görmediğim, hakkında adından başka hiçbir şey bilmediğim, hiç görmediğim o il ve kasaba bir tutku olup çıkmıştı… İl… Devamı

BİR ENTELLEKTÜELİN İÇ SIKINTISI

“Kendi dilimiz nerede? Kendimize, aynı saflarda mücadele ettiklerimize anlatamadığımız bir şeyi başkalarına nasıl anlatırız.Sen insansın, belinin kamburunu doğrult, beynine yüklenen prangalara teslim olma, bu esaretindir, bütün bildiklerini yırt at, sözüme kulak ver, kalk ayağa demenin dilini neden öğrenemedik hala… Bütün insanlığın üstüne çöken bu yapışkan, yılışık, arsız sisi nasıl dağıtacağız”… Onlar İki eski arkadaşlardı, gençliklerinde aynı örgüt saflarında mücadele etmişler, ayni ideal için işkencelerden geçmişler, yıllarını cezaevlerinde geçirmişlerdi. Uzun zamandır birbirlerinden haber alamamışlar, nihayet filanca şehirde buluşmak için sözleşmişlerdi. Sarılıp kucaklaştılar, hal hatır sordular, yeniden yeniden kucakladılar birbirlerini. İkisi de değişmişti, saçları ağarmıştı, içinden çıkılması mucizelere kalmış birçok derdin belanın… Devamı

Hayat Hikâyeleri-03

Taşı toprağı altın olan İstanbul’un yüzündeki rujları akmış, bir süre makyajı bozulmuş pejmürdeler gibi köşe bucak saklansa da kendini daha fazla kamufle edememişti. Siluetin ön yüzü ihtişam, arka yüzü köprü altı çocukları, ucuz orospu pazarlarıydı. Yazları neyse de kışları soğuktu, zorlama nefesler avuç içlerini bile ısıtmıyordu… Aş yoktu, ekmek yoktu… Taşındaki toprağındaki altınları zamane uyanıkları keselerine doldurmuştu da birilerinin payına da gayrimeşru hayatın renklerinde acımasızlık pazarında cümbüş eylemek düşmüştü. Gece karanlığında parlayan bıçakları birbirlerine işlerdi, birbirlerine kabadayı, birbirlerine katil ve birbirlerine kahramandılar. Sayısız arka sokakların görecek ne gözü vardı, ne düşünecek beyni… Her şeyin muhtacıydılar da kendilerini kimlerin muhtaç bıraktığını… Devamı

Hayat Hikâyeleri-05

“Tesadüf, sadece tesadüftür” dedi. “Nerede, nasıl, niçin neden gibi sorular sorup cevaplar alarak kendini açığa çıkaran iç bağlantıları bir türlü kabullenmez, o bir gizdir ve bundan hoşlanır. Onunla daha çocuk yaşta, ortaokula başladığım yıllarda bizi hangi tesadüflerin bir araya getirdiğini, yaklaşık kırk yıldır da siyam ikizleri gibi hiç ayrılmadığımızı nasıl açıklayabilirim. Belki sosyolojik bir açıklaması, psikolojik, ruhsal bir bağlantısı vardır bu “siyam ikizliğinin”  de benim bunları açıklayabilme kabiliyetimin, bilgi birikimimin olmadığını peşinen kabulden başka umarım yoktur. Bir tesadüftü işte onunla ortaokula başlarken yollarımızın kesişmesi”. O anlattı, ben dinledim. Bu yazının edebi olma gibi bir iddiası yoktur. Bazen anlatırken heyecandan sözcükleri… Devamı

Hayat Hikâyeleri-04

“Hayat hikâyeleri” başlıklı yazılarını görünce “karşılaştığımızda söylerim, şayet onu tanımış olsaydı mutlaka ben söylemeden şimdiye değin onun hayat hikâyesini de yazardı” demekten kendimi alamadım. “Hayrola” dedim, “senin yazı çizi işiyle pek ilgin olduğunu düşünmemiştim. “İşte dedi”,  “elbette muharrir değilim ama senin hayat hikâyeleri yazını görünce aklıma geldi de sana söylemeden de edemedim, yazacağını düşündüm”. Tane tane anlatıyordu. İlk gençlik yılları… Genç olduklarını bile hatırlamadıkları, bıçkınlıktan, delikanlılık raconunu kesmekten uzak, bir genç kızın değil elini tutmak dönüp bakmaya bile fırsat bulamadıkları yıllar… Ateş yılları yani… Bir evde bir geceden fazla kalınamayan, sürekli yer değiştirmek zorunda kaldıkları yıllar… “Sanki karşımda duran sen… Devamı

Tekerleğin İcadı

Boynuna boyunduruk vurulan öküz kendini ayrıcalıklı hissetti ve her şey tekerleğin icadıyla başladı. Beşbin yıl önceydi ve Avni Arbaş gem almaz atların muhteşem tablosunu yaptığında henüz tekerlek icat edilmemişti ve  Nazım henüz Bursa cezaevinde değildi.  İbrahim Balabanın ise “ıslah edilmiş öküzlerin” boynu bükük tablosunu resmetmesi için beş bin yıl beklemesi gerekmişti. Her şey tekerleğin icadıyla başladı ve Balaban boynunu boyunduruğa uzatırken kendini ayrıcalıklı sayan öküzlerin tablosunu beş bin yıl sonra resmetti.   İbrahim Balaban İlkokulu bile bitirmemiş kan davalısını öldüren gözü açılmamış bir köy delikanlısı iken Nazım “ İbrahim bak bunlar öküz” deyivermişti de öküzlerin içinde büyüyüp öküzleri görmeyen Balaban şaşakalmıştı. Balabanın ressamlığı da böyle başlamıştı ve ustası Nazımın kendisine fark ettirdiği öküzleri başkalarının da fark… Devamı

KARANLIĞIN YÜRÜYÜŞ KOLU

Gece başlarken gümüş parlaklığı ışıklarıyla aydınlatacağı yeryüzünde, gülümseyen insanların yüzüne düşmeyi bekleyen dolunay, pususuna düştüğü bulutların arasında esir alınırken kurt ve çakal seslerinin uğultuları gökyüzünü sarar… Yarı uykudaki bedenler huzursuzlanır, kımıldamaya başlar. Teker teker çoluk çocuk bütün ev halkı uyku mahmuru gözlerini ovuşturarak endişeyle birbirlerine bakarlar.  Baba, güngörmüşlüğünün tecrübesiyle sakin görünmeye çalışır, aslında en çok korkan da odur ama korkusunu içinde saklayarak kuruyan boğazını ıslatmak için bir bardak su ister. “Yine nerede kim boğazlanmıştır, kimlerin ocakları söndürülmüştür”… Kurt ve çakal ulumaları gecenin altını üstüne getirir… Başı çaresiz öne düşer “ ya sıra bizdeyse”… Göz ucuyla oğullarına, gelin ve kızlarına, torunlarına… Devamı

“SOL” VİCDANDIR…

Gecenin geç bir vaktinde uyku tutmadı, rast gele bir TV kanalını açtım. Bir yabancı film… Tıp fakültesinde bir bilim insanı öğrencilerine anatomi dersi veriyor, kadavra maketi üzerinde organların yerini gösteriyor… “İnsanın kalbi sol taraftadır… Beynin sağ tarafında hareketlerimizin kontrolünün sağlayan bir lob bulunur”… Gerisini dinlemedim.  Gülümsediğimi hatırlıyorum, bir arkadaşımın “sol vicdandır” , sağ lopçudur” tekerlemesi geldi aklıma… Bir beyin sürüklenmesi miydi beni anatomi dersinden “sol vicdandır” ve “ sağ lopçudur” tekerlemesine alıp götüren… Belki… Belki de son günlerin yolsuzlukları, hırsızlıklarıydı, deveyi hamutuyla yutanların geğirmeye bile gerek duymaması, pişkinlikte emsallerinin bulunmamasıydı… Yoksa “Denizin parkası” mıydı? Sahi kimdi bunu söyleyen?. TV lerin… Devamı