SARI/KIRMIZI

Kahvenin yola açılan kapısının berisinde oturduğu tahta sandalyesinde sesini sadece kendisinin duyacağı kısık bir sesle türkü söylüyor. Tanıyorum Cemal amcayı, Erzincanlı. Yetmiş yaşın üstünde. Devlet Demir Yollarından işçi emeklisi, “Hayrola Cemal amca, sesli söyle de bari biz de dinleyelim”… Gözüme bakıyor, gülümsüyor, cemal amcam hep gülümser zaten. “ Avukat” diyor “sen beni salak mı sandın, böyle bir günde bu türkü sesli söylenmez”. Kararı bir buyruk gibi, kesin ve tartışmasız, kestirip atıyor “ sesli söylenmez”. “Ya Cemal amca, söylediğin alt tarafı türkü, sesli söyleyince ne olacak” “Etraf muhbir dolu, Cemal “sarılı” türkü söylüyor derlerse beni alıp doğru kodese tıkarlar. “Neden?” “Halkı… Devamı

PİSİ PİSİ

“Tehlikeli madde, yaklaşma, uzaktan geç”. Neden?. “Ne neden, oğlum salak mısın nesin, şu akaryakıt tankeri uzun aracın arkasında ne yazıyor… “Tehlikeli madde, yaklaşma, uzaktan geç”… Yani, ufuk ötesi ülkelerde gezin, uzaklara git, aradığın her neyse, kusmak istediğin ne haltsa oralarda da çokça var, araman gerekmez, onlar gelir ayağına takılır… “Ama ateş çemberine girme, yanarsın”… Okuduğu gazetenin makalesindeki satırları gösteriyor, pis pis sırıtarak: “ İster sandıktan çıksınlar, ister kışladan. Totaliter liderlerin gidişleri gelişleri kadar havalı olmuyor. “Kullanım süreleri” dolduğunda kendilerini iktidara getiren güç tarafından derlenip, toplanıp deliğe süpürülüyorlar.”… Ne demek istediğini anlamıyorum, söylediklerini de uymuyorum bile. Arkadaşımla çay içtiğimiz kafenin kenarında… Devamı

KARANFİL KOKULU ŞEHİRLER

İki eski arkadaştılar, uzun yıllarının hücre arkadaşları. İki kişilik hücrelerinde, cezaevinden çıktıklarında bir deniz kasabasının denizi gören yüksekçe tepesinden üzerinde buğusu tüten demli çaylar eşliğinde gün batımını izlemenin hayalini kurmak günlük hücre yaşamının olağan mesaisiydi.  Denize, özgürlüğe olan hasretlerinin biricik öznesi yine denizdi, yine gün batımında güneşin kızıllıklarını da bohçasına doldurup tepelerin üstünden yitip gitmesiydi. Ah, ah… Yaz akşamlarında güneşin denizin üzerinden aşıp gitmesini görebilecekler miydi?. Güneş batınca hava kararırdı, geriye karanlıklar kalırdı. Karanlık sözcüğü ikisinde de istemleri dışında bir ürpertiyi, tedirginliği çağrıştırır, bir süre konuşmadan endişeli gözlerle ve birbirlerinden saklayarak göz ucuyla birbirlerine bakar, ortalık sus pus olurdu.  Birisi… Devamı

KARANLIĞIN SULTANLARI

“Hayat hak etmektir” demiştin ya… Takıldım kaldım, gerçekten yaşanan neydi, hak edilen neydi, çıkamadım bir türlü işin içinden. İnandırıcı bir cevabı var mıydı?. Benim için beynimin bir cevap üretemeyeceği kadar karmaşık bir mesele. Mesela hayal etmek, sonsuz bir ufka dikip gözlerini ufkun ötesindeki cennete ulaşmak için çırpınmak, yarattığın halüsinasyonlara inanmak, ayağına taktığın prangayı söküp atacak güç ve iradeyi taşımana rağmen beynine taktığın pranga karşısında çaresiz kalmak hesaba dâhil miydi?  Hayatı hak etmek uğursuz bir elde tike tike parçalanan ekmek ufaklarının, henüz tarifi yapılmayan bir maharetle kendini çoğaltarak kendi parçalarından bütününü oluşturmak mıydı?  Dünyanın şeyine parmak atmış bilim adamlarının bile cevaplamakta… Devamı

ISSIZ BİR YER

Tesadüfi karşılaşmalarla başlayan hoşbeşlerin yaşam boyu aranan dostlukların başlangıcı olabileceği kimin aklına gelirdi ki. Sıkıntıya gelemem. Bir bahane bularak günlük yaşamın hengâmesinden kaçıp deniz üstü bir tepede alırım soluğu. Deniz iyi gelir, yalnız kalırsınız, kendinizin altını üstüne, üstünü altına getirir, didişir durursunuz. Etrafınızdaki curcunanın farkında bile olmazsınız. Ne ciddi ciddi yavaş, usul sesle tartışanlar, ne her şeyi gırgıra alıp kahkahayı basıverenlerin gürültüsü dikkatinizi bile çekmez. Yalnızca deniz ve siz… Ara sıra bir meltem eser, gömleğinizi havalandırır, “oyalanma da oku” der gibi önünüzdeki kitabın sayfalarını çevirir, tepenizden sürüyle uçan yaygaracı kuşlar çınar ağacının dallarına tüneyiverir. Bir süre onları seyredersiniz. Sonra yine… Devamı

EYERSİZ ATLAR

Kışları haşindi oraların. Mevsimler kitaplardaki kronolojik sıralamaya uymazdı. Yaz ne zaman biter, kış ne zaman başlardı Allah bilir. Yumuşak iklimlerin ilkyazında açmaya başlayan begonvillere, güzle birlikte sararıp asfaltı işgal eden akasya yapraklarına yazılan güzellemelerin buralarda yeri olmazdı. Daha güzün başlarında bir başladı mı yağmaya başlayan kar bu coğrafyayı dünyadan yalıtır, her şeyle ve herkesle iletişim kesilirdi. Gümrah ormanların yeşili, sarp dağların başları, uçsuz bucaksız ovaların düzlüklerine tek bir renk hâkim olurdu… Kar… Karın süt beyazı… Akarsular, dereler buz tutar, yemek, çamaşır ihtiyacı sobanın üstündeki bakır kazanda eritilen kardan karşılanırdı. Sabahın ayazında yeldir yepelek giysileri içinde dışarıya atılan ilk adımda toprak… Devamı

DAMLALAR

Aslında şimdiye kadar hiç tanımadığım, içinden geçmediğim, kahvelerinde bir bardak çay bile içmediğim o ilin kasabasını beynimde ulaşılmaz bir diyar, benim kutsal mabedim yapan duygu birikimi o kitabın içinde saklıydı. Yeni okumuştum eski, yıpranmış sayfalarına okyanusları sığdıran o kitabı. Şeyh Bedrettin’in varidatı ve üstüne Nazımın Şeyh Bedrettin Destanı… Destanın her satırı ezberimde, yolda belde, yatarken, yürürken dilimin ucunda hep o destanın dizeleri…  Kitabın her sözcüğü, her satırı nakış nakış işledikçe beynime, destanın her satırı dalga dalga geçtikçe gözümün önünden, olayın geçtiği, hiç görmediğim, hakkında adından başka hiçbir şey bilmediğim, hiç görmediğim o il ve kasaba bir tutku olup çıkmıştı… İl… Devamı

BİR ENTELLEKTÜELİN İÇ SIKINTISI

“Kendi dilimiz nerede? Kendimize, aynı saflarda mücadele ettiklerimize anlatamadığımız bir şeyi başkalarına nasıl anlatırız.Sen insansın, belinin kamburunu doğrult, beynine yüklenen prangalara teslim olma, bu esaretindir, bütün bildiklerini yırt at, sözüme kulak ver, kalk ayağa demenin dilini neden öğrenemedik hala… Bütün insanlığın üstüne çöken bu yapışkan, yılışık, arsız sisi nasıl dağıtacağız”… Onlar İki eski arkadaşlardı, gençliklerinde aynı örgüt saflarında mücadele etmişler, ayni ideal için işkencelerden geçmişler, yıllarını cezaevlerinde geçirmişlerdi. Uzun zamandır birbirlerinden haber alamamışlar, nihayet filanca şehirde buluşmak için sözleşmişlerdi. Sarılıp kucaklaştılar, hal hatır sordular, yeniden yeniden kucakladılar birbirlerini. İkisi de değişmişti, saçları ağarmıştı, içinden çıkılması mucizelere kalmış birçok derdin belanın… Devamı

Hayat Hikâyeleri-03

Taşı toprağı altın olan İstanbul’un yüzündeki rujları akmış, bir süre makyajı bozulmuş pejmürdeler gibi köşe bucak saklansa da kendini daha fazla kamufle edememişti. Siluetin ön yüzü ihtişam, arka yüzü köprü altı çocukları, ucuz orospu pazarlarıydı. Yazları neyse de kışları soğuktu, zorlama nefesler avuç içlerini bile ısıtmıyordu… Aş yoktu, ekmek yoktu… Taşındaki toprağındaki altınları zamane uyanıkları keselerine doldurmuştu da birilerinin payına da gayrimeşru hayatın renklerinde acımasızlık pazarında cümbüş eylemek düşmüştü. Gece karanlığında parlayan bıçakları birbirlerine işlerdi, birbirlerine kabadayı, birbirlerine katil ve birbirlerine kahramandılar. Sayısız arka sokakların görecek ne gözü vardı, ne düşünecek beyni… Her şeyin muhtacıydılar da kendilerini kimlerin muhtaç bıraktığını… Devamı

Hayat Hikâyeleri-05

“Tesadüf, sadece tesadüftür” dedi. “Nerede, nasıl, niçin neden gibi sorular sorup cevaplar alarak kendini açığa çıkaran iç bağlantıları bir türlü kabullenmez, o bir gizdir ve bundan hoşlanır. Onunla daha çocuk yaşta, ortaokula başladığım yıllarda bizi hangi tesadüflerin bir araya getirdiğini, yaklaşık kırk yıldır da siyam ikizleri gibi hiç ayrılmadığımızı nasıl açıklayabilirim. Belki sosyolojik bir açıklaması, psikolojik, ruhsal bir bağlantısı vardır bu “siyam ikizliğinin”  de benim bunları açıklayabilme kabiliyetimin, bilgi birikimimin olmadığını peşinen kabulden başka umarım yoktur. Bir tesadüftü işte onunla ortaokula başlarken yollarımızın kesişmesi”. O anlattı, ben dinledim. Bu yazının edebi olma gibi bir iddiası yoktur. Bazen anlatırken heyecandan sözcükleri… Devamı