Saygılar Delikanlı

O yıllar kamu kuruluşları arpalıktı adeta. Falanca bakandan, filanca müsteşardan ya da hatırı sayılır bir “ağır abi” den torpili olanlar becerisine, yeteneğine bakılmaksızın “münasip bir kadroyla” işe yerleştirilir, bu “müstesna yetenekler” asma kütükleri gibi üst üste yığılırdı. Benim torpilim de beni “münasip bir kadroyla” teknik okulda işe yerleştirdi. Teknik okuldaki kadro “münasipti” ama ben teknik becerilere fena halde Fransız’dım. Torpilim, ciddi bir kamu kuruluşunun genel müdür yardımcısıydı ve hatırı sayılır bir kadın akademisyenin kız kardeşiydi. Akademisyen, o güne kadar tanıdığım insan tiplemesinden ne kadar farklıydı, ne kadar vakur ve onur yüklüydü. Ben onun manevi oğluydum, mutlaka okumalıydım. Her ne kadar… Devamı

Sarı/Kırmızı

Kahvenin yola açılan kapısının berisinde oturduğu tahta sandalyesinde sesini sadece kendisinin duyacağı kısık bir sesle türkü söylüyor. Tanıyorum Cemal amcayı, Erzincanlı. Yetmiş yaşın üstünde. Devlet Demir Yollarından işçi emeklisi, “Hayrola Cemal amca, sesli söyle de bari biz de dinleyelim”… Gözüme bakıyor, gülümsüyor, cemal amcam hep gülümser zaten. “ Avukat” diyor “sen beni salak mı sandın, böyle bir günde bu türkü sesli söylenmez”. Kararı bir buyruk gibi, kesin ve tartışmasız, kestirip atıyor “ sesli söylenmez”. “Ya Cemal amca, söylediğin alt tarafı türkü, sesli söyleyince ne olacak” “Etraf muhbir dolu, Cemal “sarılı” türkü söylüyor derlerse beni alıp doğru kodese tıkarlar. “Neden?” “Halkı… Devamı

Pisi pisi

“Tehlikeli madde, yaklaşma, uzaktan geç”. Neden?. “Ne neden, oğlum salak mısın nesin, şu akaryakıt tankeri uzun aracın arkasında ne yazıyor… “Tehlikeli madde, yaklaşma, uzaktan geç”… Yani, ufuk ötesi ülkelerde gezin, uzaklara git, aradığın her neyse, kusmak istediğin ne haltsa oralarda da çokça var, araman gerekmez, onlar gelir ayağına takılır… “Ama ateş çemberine girme, yanarsın”… Okuduğu gazetenin makalesindeki satırları gösteriyor, pis pis sırıtarak: “ İster sandıktan çıksınlar, ister kışladan. Totaliter liderlerin gidişleri gelişleri kadar havalı olmuyor. “Kullanım süreleri” dolduğunda kendilerini iktidara getiren güç tarafından derlenip, toplanıp deliğe süpürülüyorlar.”… Ne demek istediğini anlamıyorum, söylediklerini de uymuyorum bile. Arkadaşımla çay içtiğimiz kafenin kenarında… Devamı

YUSUFUN HİKÂYESİ

O günlerin çocukluğundan Yusuf’la ilgili anılarımda ve aklımda kalan tek şey “Pevlili Birdane demiştir ki”… tekerlemesi,  üzerinden geçen yıllara karşın eskimemiş, silinmemiş, beynimde inatçı bir iz bırakmıştır… Yusuf’la aynı yaşlarda, aynı okula giden iki çocuktuk. Ben, Yusuf’a göre daha bir haşarı, ele avuca sığmaz biriydim. Yusuf, hani övgüye değer görülen kız çocuklarına yüklenen “ağzı var dili yok” cinsinden melek gibi bir çocuk… Halamın oğlu… Okul vakti okula, kuran kursu vakti hocaya… Yerli yersiz haylazlıklarım sayılmazsa ben okulu aksatmayan biriyim ama Yusuf okulda nadiren görülür, gelmediği günler için öğretmenden ellerine yediği cetvelin acısıyla kıvrana kıvrana ağlayan biriydi.  Ağıtı kısa sürerdi, kuran… Devamı

Doğu-Batı

En çetrefil sorunlarımıza en pratik çözümler üretenimizdi, arkadaşımızdı anlayacağınız. Sevimli, cana yakın, şımarık kişiliği ile beklenmedik bir başarısızlık karşısında sanki ortada cenazemiz varmış gibi biz asabileşir, burnumuzdan kıl aldırmazken, o ne alımıza ne morumuza aldırış bile etmeden, hatta o sinirli halimizin kendisine tepkiye dönebileceğini umursamadan son derece rahat bir tavırla işi matraklığa vurdurur, zaman zaman içimizden birinin terslemesine sebep olan dalgasını geçerdi… O an, yüzündeki mahcubiyeti gizleyemez, çaktırmadan olduğu yeri terk eder, giderdi. Bizi çileden çıkaran bir olay karşısında yüzünün asıldığına tanıklık eden neredeyse hiç kimse olmamıştı. Doğal olarak içinde yaşadığınız ortamın psikolojisi davranışlarınızı, düşünce ve hareketlerinizi elbette etkiliyor. Bir… Devamı

Yakılacak yazı

Köyün “ yiğit delikanlısı” olmayı, daha ilkokula bile gidecek yaştadeğilken koymuştu kafasına.  Kendisinden neredeyse on yaş daha büyük olan, o güzeller güzelikız, köyün çeşmesinden su taşırken helkesinden ona su içirir, annesi de “kızımı sana vereceğim” derdi de, o kızı herkese karşı korumak nasıl olurdu da onun boynunun borcu olmazdı ki… Bu güzel kız onun namusuydu, kim yan bakabilirdi… Ardından laf eden zengin şımarık çocuklarını alimallah “ahır teresi gibi duvara yapıştırmak”, değneklerine değnekle karşılık vermek yiğitliğin şanındandı da yaşamının sonraki yıllarında duvara yapıştırılan da hep kendisi olacaktı.  Evlerinde, elde avuçta ne varsa fakire fukaraya dağıtmak da hesaba dâhildihani… Yiğitlik vermekle olurdu,… Devamı

Sırası mı şimdi?

Yeminliyim. Şu hayatın bir parçası olmayacağım, ne herhangi bir meşgalesinin içinde de olurum, ne gelgitlerinin, ne meşakkatlerinin, med-cezirlerinin derdine düşerim,  bana ne… Payıma düşen dört günlük ömür, gülüp eğlenip keyfime bakmak varken bana ne elin üç oğlağından, beş keçisinden. Bana ne boynu koparılan papatyalardan, bana ne hedef tahtasında boyunları uçurulan goncalardan… Bana ne bülbülün ahından karganın gakından, derdi beni mi aldı papazın amentüsünün, imamın haçının… Bana ne, bana ne, bana ne… Tanrıların hışmına uğramak, onların gazabını üstüme çekmek neden hoşuma gitsin ki…Gelen ağam, giden paşam… Ben kimseye dokunmazsam, kimse de bana dokunmaz. Bana değmeyen yılanla ne işim olur ki… Haydi,… Devamı

Mevsim takıntısı

Beni böylesine kendine tutsak edecek kadar sarıp sarmalayan Haziranda ne bulurum bilemem ki… Ölesiye yaşanan aşklar mı, canını dişine takacak kadar saf, temiz delibozuk gençliğimizin geleceğe fütursuz koşusuna sinen serden geçmişliğimiz mi, ya da ikindiüstleri kokusunu kilometrelerce uzaktan içine çektiğin, ta Kızılaylardan yalın yapıldak inatla yürüyerek gelip her akşam o tek katlı evin küçücük bahçesinden kopardığın susam gülü mü?  Kopardığın susam gülünü mü koklardın, haziranı mı?..Bunların hepsi, ya da hiç biri… Sel gider kum kalır ya, işte öyle… Yıllar geçer, aylar geçer de Hazirana gelince geçmişe takılır kalırım, ya da haziran bir türlü bırakmaz yakamı… Sabahın erken bir saati… Uzaktan… Devamı

Lavuklar müzesi

Her halinden kent “apaşı” olduğunu ilan eden bıçkın, sağ elini kah yumruk yaparak, kah avuçlarını açarak telefonda konuştuğu birisine iki lafının birinde “lavuk”  diyor. Konuşurken kâh gülüyor, kâh kızıyor, kâh karşısındakini azarlıyor. “ Bak canım kardeşim” diyor “ seni öyle bir gömerim ki, yedi sülalen cin çarpmışa döner”…Sonra sesinin tonu tekrar yumuşuyor, bu kez karşısındakine mahallenin haşarı veledine öğüt veren büyük abi gibi öğütler vermeye başlıyor, sinirleri gevşiyor, yüzüne bir gülümseme yayılıyor. Yanına yaklaşıp elimi omzuna koyuyorum, sanki yakayı ele vermiş bir kaçak gibi irkiliyor, “ne istediğimi soran gözlerle yüzüme bakıyor. “Affedersin, rahatsız ettim galiba”. İğne batırılmış balon gibi sönüyor,… Devamı

Eyersiz atlar

Kışları haşindi oraların. Mevsimler kitaplardaki kronolojik sıralamaya uymazdı. Yaz ne zaman biter, kış ne zaman başlardı Allah bilir. Yumuşak iklimlerin ilkyazında açmaya başlayan begonvillere, güzle birlikte sararıp asfaltı işgal eden akasya yapraklarına yazılan güzellemelerin buralarda yeri olmazdı. Daha güzün başlarında bir başladı mı yağmaya başlayan kar bu coğrafyayı dünyadan yalıtır, her şeyle ve herkesle iletişim kesilirdi. Gümrah ormanların yeşili, sarp dağların başları, uçsuz bucaksız ovaların düzlüklerine tek bir renk hâkim olurdu… Kar… Karın süt beyazı… Akarsular, dereler buz tutar, yemek, çamaşır ihtiyacı sobanın üstündeki bakır kazanda eritilen kardan karşılanırdı. Sabahın ayazında yeldir yepelek giysileri içinde dışarıya atılan ilk adımda toprak… Devamı