Simetri

Uyku sersemi bir gece yarısı uyurgezer bir halde kendimi büronun salonunda buldum. Amaçsız, nedensiz, yitik bir şey arar gibi bütün çekmecelerin, rafların, dolapların altını üstüne getirdim. Sarı yaprakları üzerinde yer yer mürekkebi dağılmış, soluk renkli bir defter elime geliverdi. İlk satırlarından itibaren dikkatimi çekti, ilerleyen sayfalarında uykum dağıldı. Bu yazı bu defterin birkaç sayfasından değiştirilmeden alınmıştır. Son sayfasında yazarı muhtemelen bilinçli olarak adını yırtmış, yine muhtemelen bir arkadaşının durum değerlendirmesinin notlarından ibaret olan bu yazının yazarının adını zikredemeyişimin nedeni budur. *** *** **** Danimarka krallığındaki çürümüşlüğün leş gibi kokusunun burun direklerini kırdığı günün birinde, Horaito serserisinin Hamlet’e hitaben “çürümüş bir… Devamı

Mavinin Hikâyesi

Lisede resim öğretmenimdi. Öğrenciler arasında “ Mavi hoca” derdik, lakabı buydu…Yaptırdığı resimlerde mutlaka mavi olmalıydı, değilse basardı sıfırı…Niçin Mavi?… Bilmiyoruz, bir sebebi yok… Öğretmenimize göre elbette diğer renkler de muteberdi, ama illa mavi… Nedenini, niçin’ini bilmiyoruz… Mavi, mavi, mavi… Bana beş santimlik çizgiyi hatasız çizdirmek için az mı emek sarf etti. Gel gör ki bunu ne öğretmenim başarabildi, ne de ben… Doğru çizgi çizdirme konusunda benim üzerimdeki emeğinin heder olduğunu bilirdi de pek sesini çıkarmazdı. Bir gün artık nah şurasına gelmiş olmalı ki yüzüme bir tokat aşk etti, “çizmek için değil çizmemek için eşek gibi inat ediyorsun”… “Hocam dedim, resim… Devamı

KERBEROS MASALI

Hallice bir ailede büyümüştü. Ana-babasının biricik oğlu, ninesinin dizinin dibinde masal çocuğuydu,  masallar dinleyerek büyümüştü. Ninesinin masal belleğinde kötülerin kazanmasına yer yoktu. Maazallah olur ya, kötüler bir fırsat bulup dişlerini göstermeye görsünler, ninesi hokus pokusuyla bu kötülerin hakkından öyle bir gelirdi ki, onları analarından doğduğuna pişman ederdi. Masalın ilerleyen saatlerinde öylece uyuyakalır, dudağında gülümsemeleri kalırdı. Sanki bütün masallar onun gülümsemesi için kurgulanmıştı. Bu gün bile ninesinden kalan masal mirasları dün gibi aklındaydı. Yedi cücelerden Ali Babaya, Bağdat Hırsızından Binbir gece masallarından kadar bütün masal kahramanlarıyla kankaydı, sanki aynı mahallede büyümüşler, aynı yaramazlıkları birlikte yapmışlar, sokak arasında oynadıkları bez futbol topuyla… Devamı

Diktatörün Ölümü

Bir Rind’e has yaşam tarzıyla meydan okumuştu hayata. Kendine özgü direnme gücünün harcına kırmaların, dökmelerin isi sinmemiş, bütün kırılmışlığına, incitilmişliğine rağmen kabalığı, gönül kırıcılığı eşiğinden içeri sokmamıştı.  O, değil sadece dostları nazarında, düşmanlarının indinde de nezaketin ve inceliğin sembolü olmuştu.  “ insan nasıl yaşarsa öyle ölür” vecizesi yalnızca onu tarif ederdi. Çok bilinmeyenli matematik denklemleri gibiydi. Oldukça varlıklı bir aileye mensuptu ve ucu bucağı bilinmeyen bir servetin sahibiydi. Benim gözlediğim yaşam tarzıylaysa Hint fakirlerinden beterdi. Üstü başıyla, gömleği ayakkabısıyla, saçı sakalının dağınıklığı, oturuşu kalkışı ile bir tiyatro oyununda mahallenin saf, aldatılmış bir garibinin yaşamından kesitler sunan profesyonel bir oyuncuydu. “Eğitim… Devamı

Kaçak

İtaatsizliğinin miladını kim hatırlayabilir ki… Hele benim gibi köy yaşamından gelenlerin evin dışına ilk adımını atması efelenmenin ilk raconu, bıçkın delikanlılığın mühürlü nişanesi ise bir ömür silinmeyecek yaşam sicilinde de ilk çiziklerin kazındığı bir kaçaklık öyküsü başlıyor demektir. Bu öykü nerelere uzanmaz ki… Bıyık, büküle büküle kaytan olurmuş ya, insan da dahaçocukluğunda ne olduğunu kavrayamadığı, bir anlam verme kaygısı taşımadan tamamen içgüdüsel reflekslerinin yol gösterdiği eyleminin zamanla anlam kazandığını, ele avuca sığmaz haşarılığının yaşamının her dönemecinde bir yenilgiye, bir direnişe dönüşeceğini hangi müneccimin sihirli formülü, hangi astroloğun kozmik verileri açıklayabilir… Anasının patiska bezinden diktiği donuna karabina tabancayı, yatağan palayı sokup… Devamı

Arayış

Ne Musa’ya yaranmak geçmişti aklının ucundan ne İsa’ya hoş görünmek… Musa olup firavunun sırtını yere getirmenin, İsa olup çarmıha gerilme pahasına Roma imparatorlarının tahtını sarsmanın ne sarsılmaz bir inanç, ne bıkmaz usanmaz bir çaba, nasıl eğilip bükülmeyen bir irade ve inanç istediğini bilirdi. Bir firavun bin olmuştu, Roma’nın kimi kaçık, kimi sapık, tümü de zalim imparatorları metamorfoza uğrayıp amipler gibi çoğalmıştı. Dün yeterli olan bugüne azdı, “yetmez” derdi, onların başaramadığını başarmak için onların ötesine geçip limandaki hazır bütün gemileri yakmadan yola çıkılamayacağına inanmıştı. Laf aramızda Musa’ya içerlerdi, “madem asan ile denizi yarma kudretine sahiptin de bütün firavunların kökünü kurutmak yerine… Devamı

AVCI

O günlerden tanışırdık, o atılgan, dışa dönük, biraz da serseri ruhlu biriydi. Ben çekingen, içine kapalı, pek etliye sütlüye karışmayan biri… Yine de severdik birbirimizi. Nereden nereye… Yıllar sonra karşılaşmamız da tesadüftü… O yine bildik o, ben yine bildik bendim… Konu o günlerden açılmıştı… Gel dedi diline biraz acı biber süreyim, seni o günlere dair bir gezintiye çıkarayım… Dikkat et, saltanat kayığı ile sadabada götürmeyeceğim seni, hala anlam veremediğin o günlerin bizine dair bir kesit anlatacağım… Söz onundu, bana anlattıklarını not etmek düşmüştü… Buyurun gezintiye… Öyle bilinir, öyle tanınırdı çevresinde diye başladığı konuşmasını kesmeden dinliyorum.  Adı sanı nedir, kimin nesidir… Devamı

AYMAZIN BİRİ

Kasım ayına neden bu kadar taktığımın cevabı inanın bende de yok. Yıllardır düşünürüm, taşınırım da şöyle incir kabuğunu doldurur “hah, işte bu” diyeceğim bir gerekçe bulamam. Ya da çoktan seçmeli sıraladığım gerekçelerin hiç biri o boşluğu doldurmaz. Yıllardır peşine düşülüp te sizden haberi bile olmayan bir sevgilinin terkedilişi gibi terk edersiniz, ya da terk ettiğinizi sanırsınız… Dalgın dalgın yürüdüğünüz Çınarlı kaldırımın ıssızlığında kopan bir hortumun kurumuş gazel yapraklarının yüzünüze savrulmasıyla prangaya vurulmuş gibi olduğunuz yerde kalakalırsınız. Düş ya da gerçek, ne fark eder, yakalandınız işte… Merhaba, ben Kasım… O çekingenliğinin, endişelerinin, yiğitliğinin ve korkaklığının ayı… Yalnızlığına tüy diken Kasımım ben,… Devamı

Yen

Selami Efendi deyip geçmeyin. Fabrikamızın gözbebeğidir o. Ömrünü, patronun,  patronun gölgesi müdürünün çekilmez afra tafralarıyla geçirenlerin, gençliğini küf kokulu mahzenlerin üstü bir parmak toz kaplamış ahşap rafların efendisi defteri kebirleri dehlizlerin loş ışığının dik merdivenlerinde bir aşağı indir, bir yukarı çıkar talimiyle geçiren büro çalışanlarının, ikide bir makinelerin yamyam dişlilerine kolunu parmağını kaptıranların, “kölelere ancak reva görülen ücretlerin ne zaman artırılacağı” ile kafa yoranların ulaşamadığı “gözdelik mertebesinin”  vazgeçilmezidir Selami Efendi… Anlama yeteneği ne kadar gelişmişse, duyma, işitme, tepki verme, karşı koyma gibi gereksiz şeylere ayıracak zamanı da bir o kadar yoktur. Müdürü leb demeden leblebiyi anlar, görmezlikten gelmesi gereken şeyleri… Devamı

Sessizlik

Çocukluğundan beri çözemediği bilmecesini çözecekti hayatının dağılgan ovasının kuytularında. Issızdı,sessizdi dağılgan ovası. Köy irisi bir yerdi burası, gelip yerleşmişti işte. Soranlara “daha önce yolunun buradan geçtiğini, burayı pek sevdiğini, uzun zamandır da buraya gelip yerleşmek düşüncesinde olduğunu” söylemişti. Kısa sürede öğrenmişti etrafı. Köyün bir yerlisi olup çıkmıştı. Köyün girişinde yer alan düzlüğün adı dağılgandı, dağılgan ovası derlerdi. İşten güçten vakit bulamayan yerlilerin pek uğramaya zaman bulamadıkları,  ıssız, sessiz bir yer. Giderek gününü geçirdiği bir yer olup çıkmıştı. Havalar da güzelse hardal otlarının üzerine sırt üstü uzanır, birbirine karışmış bin bir çiçeğin kokularını içine çeker, uzaktan geçen kuşların, üşütmeden tatlı tatlı… Devamı